Çağımızı ve Değişimi Anlamak

Çağımızı derinden etkilemekte olan iki ana kavram bulunmaktadır: Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşme. Bu iki kavram, bir elmanın iki yarısı gibi birbirini tamamlamakta ve bütünü "kendilerine göre" anlamlı kılmaktadır. Elmanın birinci yarısı olan Yeni Dünya Düzeni, işin jeo-politik yanını yani, devletlerarası ilişkilerin yeni boyutlarını tanımlarken, elmanın ikinci yarısı olan küreselleşme ise, olayın sosyo-ekonomik boyutunu ortaya koymaktadır.

 

Bu arada, Küreselleşme'nin Mimarları ise, küresel düşler görmeyi beceren yani küresel ölçekte düşünüp planlama yapan insanlar ve bu insanların yönettikleri küresel kuruluşlardır. Küresel Kuruluşlar, bir zamanlar uluslararası şirketler daha sonra ise çok uluslu şirketler olarak adlandırılıyordu. Bugün geldikleri noktada artık, bu kuruluşlardan bahsederken tanımın içine ulus sözcüğünü yerleştirmek pek doğru olmamaktadır. Bu şirketler, daha çok uluslarüstü kuruluşlar şeklinde tanımlanabilir.

En tepedeki üçyüz veya en fazla dörtyüz şirketin varlıkları, kabaca tüm dünyadaki üretim varlıklarının dörtte birini oluşturduğu veya en tepedeki şirketlerden sadece bir tekinin bile varlık olarak bir devletin -hem de petrol zengini bir Suudi Arabistan veya bir refah ülkesi olan Norveç gibi bir devletin-

ekonomisinden büyük olduğu gerçeği ortada dururken böyle şirketleri ulus kavramını kullanarak tanımlamak çok zordur.

 

Bugün gelinen noktada, uluslararası iş yapan şirketlerin farklı bir yapıya ve güce sahip olduklarını gören ve bu kuruluşlarla hiç değilse asgari müştereklerde bir anlaşmaya varmaya çalışan bir kısım devletler bu konuda uluslararası bir anlaşmaya da imza koymuşlardır. Türkiye'nin de dahil OECD örgütüne üye ülkeler ile üye olmayan Brezilya, Arjantin, Şili ve Slovak Cumhuriyeti'nin de imza koyduğu OECD "Uluslararası Yatırımlar ve Çok Uluslu Şirketler Deklarasyonu" 27 Haziran 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yani bir bakıma, dünyanın sayılı büyük devletleri sanki karşılarında bir başka devlet varmış gibi hükümler belirlemiş, söz ve işbirliği yapmışlardır.

 

Batılı devletlerin anti-tröst ve tekelleşme karşıtı yasaları ve bu yöndeki tüm çabalarına karşın bugün dünyada gerçek anlamda bir serbest rekabetin bulunduğunu söyleyebilmek büyük bir iyimserlik olacaktır. Aslında serbest rekabeti bir anlamda, devletler kendileri birleşerek kendileri yok etmektedirler. O halde, söylenecek doğru şey, resmin tamamının bir Güç Oyunu olduğudur.

 

Bu noktada yapılması gereken, değişimin veya gelişimin yönünü anlamaya çalışmak ve bu gelişmenin dışında kalmamaya gayret etmektir.

 

Yaşanan şeyin, ekonomik gelişmeye dayalı bir "ilerleme" olduğunu görmek gerekmektedir. İnsan bilgisi ve yeteneğinin giderek gelişmesine dayanan bu ilerleme, 18nci yüzyılda hızlanmaya başlamış olan bir süreçtir.

 

Ancak, bu arada insanoğlunun geç te olsa farkettiği bir şey bulunmaktadır. Sınırsız veya sonsuz bir ilerleme, dünyadaki sınırlı kaynaklarla becerilemeyecek bir olgudur. Doğanın ise, tüketilmekten çok desteklenmeye ihtiyacı bulunmaktadır. Doğal varlıklar, bu sayede ilerlemeye kaynak olmaya devam edebilirler.

 

Benzer şekilde, şirketler de sadece kendi ellerindeki kaynaklar ile sadece belli bir ölçüde ilerleme sağlayabilirler. Dolayısıyla, şirketler yeni kaynak yaratmayı öğrenmek zorundadırlar. Yeni kaynak yaratmanın en kolay ve hızlı yolu, kendi kaynaklarını başkalarının kaynakları ile birleştirmek ve iki artı ikiden dört yerine beş veya daha fazlasını elde etmeye çalışmaktır.

 

Bu çabanın adı, sinerji yaratmaktır. Sinerji yaratma süreci kendi kendine başlayamaz. Birilerinin tetiği çekmesi gereklidir. Tetiği çekecek kişinin, makro ve çok yönlü düşünmeyi bilen, vizyon geliştirebilen, organizasyon oluşturma kabiliyetine sahip bir kişi olması gereklidir. Bu kişinin gerek farklı kişi ve kuruluşlara erişme (accessibility) hem de ikna kabiliyetine sahip, güvenilir bir kişiliğe sahip olması da gereklidir. Burada sanki bir lider tanımı yapar gibi olduk. Belki de, doğru kavram "Sinerji Liderliği" olabilir...

 

Ülkemizde yaşanan en büyük sıkıntılardan birisi, ülke çapında yeterli sinerji üretecek süreçlerin başlatılamamış olmasıdır. Sinerjinin oluşabilmesi için gerekli ortam ancak, paylaşmasını bilen ve buna istekli olan insanların biraraya gelmesi ile oluşabilir. Sinerji, "Güç" yaratır. Güç ise, paylaşarak artan bir olgudur.

 

Bizim ülkemizde uzunca bir süredir işler ters gitmekte ve insanları mutsuz kılmaktadır. Bu gidişe hayır diyebilmek için bugünkünden FARKLI bir şeyler yapmak ve bunun için de, bugünkünden FARKLI düşünmeye başlamak gerekiyor.

 

Bugün içinde bulunduğumuz ortam, KRİZ ortamı olarak adlandırılıyor. Öncelikle, bu bakış açısının değişmesi gerektiğine inanıyoruz.

 

Çünkü, kriz, beklenmedik bir zamanda beklenmedik kötü bir şeylerin olması ve çevreyi olumsuz yönde etkilemesidir. Halbuki, Dünya ve Türkiye, 90'lı yılların başından beri sürekli KRİZ ile yaşamakta veya her gün yeni bir KRİZ haberi ile sarsılmaktadır. Öyleyse, bu yaşadıklarımızın adı artık kriz olmasa gerek, çünkü sürekli onunla beraber yaşıyoruz. Peki bunun adı kriz değilse nedir?...

 

Yeni bir döneme geçiş yapmakta olan bir dünyada yaşıyoruz. Ve, bugün yaşadıklarımız aslında bir geçiş döneminin sancılarıdır.

 

Şirketlerin, bundan sonra da daha belirsiz bir süre devam edecek olan geçiş döneminin sıkıntılarını (bilinen adı ile krizleri) ve sonrasında bekleyen yeni dönemi anlamaya çalışmaları ve bu geçiş döneminin nasıl geçirilmesi ve yeni döneme nasıl hazırlanması gerektiğini düşünmeleri gerekmektedir.

 

Cahit Alıravcı 
Aralık 2001, OPAL Web Sitesi

© 2017 Opal Yönetim Danışmanlığı Ltd.Şti.